ne dersiniz etrafta uçuşuşan kuşlar?
bu güzel havada siz de benim gibi bir kenara tünemiş etrafınıza bakınıyorsunuz.
bu çocuklar
asfalt yola arnavut kaldırımı taşlarından yaptıkları kalelerin yetişkinler tarafından ayaklarının içiyle her seferinde kenara itildiği bu ölü mahallede top oynayıp çocukluklarını mı yaşıyorlar?
bu ölü insanların yaşadığı mahalleye müzik versem dahi canlanmazmış gibi.
aciz bedenlerin zihinsel çırpınışları
gösteriş budalalıkları
ayniliklarin ve tek duzeligin ortakligi
atomun ve evrenin büyük bosluklarinda varolus sancilarini anlamlandirmaya calisan tanri hiclikler.
basit simulasyonlarin önemsiz varlıklari henüz nefesiniz kesilmemiş olabilir.
etrafiniza gülen gözlerle bakmak dışında daha günahsız hiçbir şeyiniz kalmadı.
gülüşmeler.
alaycı gülüşler.
şen şakrak bağırışlar.
mutlu haykırışlar.
çığlıklar.
gülen gözler, sessiz.
gülümsemeler.
tellilerden ayrışan üflemeliler.
vurmalıların uyarıcı tonları.
duygu durum bozukluğuna sahip bireyler.
kelimelerin anlamlarında yaşanan yokoluşlar,
varoluşlar.
yüksek debili duru nehirlerde salınan naif ayaklarına bakın.
saçlarını saran çiçek kokulu rüzgara,
seslere.
gülen gözlere, gülümsemelere.
kapalı,
ne varsa etrafında.
yaklaşıyor pencereden gelen sese.
perdeleri kapalı bir kış ayında.
arasından sızıyor günün kırılan ışığı.
pink floyd’un dark side of the moon albümünden
enstrümental bir şarkı çalıyor.
any color you like.
dudağının kenarında bir gülümsemeyle
ve ayrılıyor.
birkaç asırdır senin gibi gelip şuna yaslanan insanlar var, geçerken bacaklarını kaldırıp işeyen köpekler gibi.
bu kadar titizlik seni hasta etmese de beni ediyor. ellerimi sürekli yıkamak beni temiz hissettirmiyor aksine sürekli pis olduğumu yüzüme vuran kahredici bir gerçek. tüm bu karşı geldiklerim ve kabullenişlerim oksijen ve karbondioksit gibi giriyor ve çıkıyor. yer değiştirenlerin farkındayım ama içimden dışarıya temiz bir şey çıkmıyor. tamamen bir pislik yuvası haline dönüştüm baksana şu halime. sense üzerinde çim lekeleri ile belki 300 belki 400 yıllık bir dut ağacına yaslanmış kafana düşüp yanında beliren olgun dutları yiyorsun. kafana koca bir hindistan cevizi düşşe de ruhlarımız yer değiştirse diye kendi zihin çöplüğümde kıvranıyorum ben de. artık seni newton olarak görüyorum sanırım.
michelangelo adem’in yaratılışını resmederken tanrıyı bir beynin ortasına koymuş. ben de diyorum ki, ben yoksam hiçbir şey yok. bu beni yeteri kadar ben-merkezci gösterir mi dersin. bir cevap beklemiyorum. bende birkaç tane var. bu beni sadece kendini bilmez bir ahmak gibi göstermez, ta kendisi yapar. sen de bana böyle bakmıyor musun zaten. bir dönüp aynaya kendine bakar mısın, kendinde ne görüyorsun. kapladığın hacimden daha fazlasına sahip misin? beni görebiliyor musun artık karşında ayna yokken. taşıdığım agresyon seni bir anlık kör etti. kendini tek boyutlu zamana saldığında akıp giden sıcaklığın bir an ifade edemeyeceğin bir soğuklukla yer değiştirecek ve biz bunu ikimiz tartışamayacağız. çünkü sen ne duyabilecek ne de ben konuşurken dudaklarımı takip edebileceksin.
hepimizin kendi küçük dünyasında karşılaştığı ikilikler bizi hem var ediyor, hem yok ediyor. ben burnumdan nefes alıyorum küçük nemo. oltama takıldığında yeteri kadar banyo yaptığının farkına ikimiz de varmamıştık.
daha sonra üzerine düşünmedim. hepimizin banyosunun yarım kalmışlığı vardı. bornozumu giyip kapıya yöneldim.


